Kardeşlerim, Habil ve Kabil
Bir insan bebeği bilinçliliğe uyanır. Yüzdüğü yeri daha fazlası için terkeder; çünkü dünya onun yumuk parmakları tarafından dokunulmak için vardır. Dokunur da, emekleye emekleye her şeye dokunmak, her şeyi tatmak ve deneyimlemek ister.
Başta dokundukları arasında en belirgini emdiği memedir. İnsana dokunur, eğer varsa, sevgiye temas eder. Böylece arka planda, hep bildiği ve izini hiç kaybetmediği bir ayrım yavaşça oluşur; diğer insanlar ve onlara dokunmak.
Bu şekilde kendi canlılığının izini, benzer diğer varoluşlarda arar; hiçbir çekincesi olmadan taklit eder; önce hareketler, sonra konuşmalar...
Konuşmayı öğrendi mi sorular sormaya başlar. Burası neresi, sen kimsin, insan nedir, ben nasıl oluştum?.. Kapatması gereken büyük bir bilgi açığı vardır, öğrendikçe mutlu olur. Var olmaya öylesine heveslidir ki; "ben kimim" sorusuna "ailemin çocuğuyum" cevabını yeterli görür, var olmaya duyduğu heves boşlukları doldurur.
Bu hevesle yaşarken her şey öylesine onun içindir ki; Dokunduğu(!) her şey onundur, benim-senin gibi sıfatlar onu rahatsız eder, ne de olsa her şey onundur; gözünün dokundukları bile! Zamanla bu rahatsızlık kabullenmeye döner. Bazı şeyler büyükler içindir, bazı şeyler başkalarının malıdır, bazı şeyler pahalıdır. Rahatsızlık kabullenilemeyecek durumdaysa önce talep eder, tekrar talep eder, ayağını yere vurur, Bütün ağırlığıyla, elini tutanları sürüklemek ister dokunduğu şeye doğru. Hevesi, mücadele etmeden bırakmamasını gerektirir.
Büyüğünün sabrı, onun ağlamasından çoktur; ne bir tokat, ne azar, ne de başka türlü bir güç gösterisi çocuğu büyütür, hevesinin ona verdiği bütün mücadeleyi kullansa bile karşısındaki daha derindir, daha uzun süre bu şova tepkisiz kalabilir. Derken oyuncaklardan, bütün dokunduklarından daha kıymetli olan şeyi çocuk görür; sabır.
Bu noktada ve sonrasındaki her ayrımda; birbirini tanımlayıp tamamladığını gören iki kardeşin propagandaları her tarafınızı sarar; bu kardeşlere Habil ve Kabil diyelim, lütfen.
Kardeşim Habil’den, Kabil’e dair:
“Kabil, sabırlı olmayı kendisine "karşı" bir tavır olarak gördü ve korktu. Bu gücü kazanmak için aceleci ve ihtiraslı bir uğraş içine girdi. Bu yolda giderken tek şey ona daha çok sabır(güç) kazandırdı, acı. Acelesi olanlar için hızlı öğrenme metodudur acı, acı büyütür derler, acı derinleştirir; yalan!.. Acı yalnızca insanların içindeki hevesi, o ateşi söndürmeye yarar. Bir yandan daha itaatkar, daha uyumlu, kolay kabullenen, diğer yandan dengesini yitirmiş, sinsice gücünü yitirdiklerinden intikam almaya çalışan, aslında hiç bir şey öğrenmeden yalnızca güçlü olmaya çabalamış; ama bu çabanın "doğal" olduğunu kabullendiği için daha güçlülere sorgusuz boyun eğmiş kişidir, kardeşim.
Neden sorusunu yalnızca karşısındakinin gücünü tartmak için sorar; mantıklı açıklama karşısındakinin zekâsının bir kanıtıdır çünkü. Zekâ ve haklılık sadece küçük bir oyundur onun için. Oyunun kuralını güçlü olanın koymasına izin verir. Yapay bir haklılıklar dünyasında yaşar, aslında onun için tek yönetici unsur güçtür. Bu yolun yolcusu kardeşim, herkes gibi, zaman zaman düşer. Zayıf olduğu anda o korktuğu anı tekrar yaşar, belki bu defa güven duymaya... Bir yandan da küçük küçük dişlerini geçirmeyi ihmal etmez; çünkü bu sefer karşılarındaki çok daha sabırlı olmalıdır; sanki evren bunu ona borçluymuş gibi. Karşılarındakinin alaşağı olmadığı gün, o kişi ya onun için bir itaat objesine dönüşür ya da sabırlı olmanın taklitle elde edilemeyeceğini, belki o gün, düşünmek gerektiğini anlar ve dener.
Peki, kimim ben, Habil; nasıl bir çocuğum? Anlık, küçücük bir güven duygusuydu, evet; güvenmeye cesaret ettim. O güven duygusuyla, karşımdakinden korkmadan sabrın nereden geldiğine ve yapısına dair bir merak... Yaşama hevesinden gelen bir cesaret, ışıltılıyla… Başta, karşımdaki insanla bir bütün olduğumun "bilinci" ve güveni... Çok basitçe, "ben" diyip geçmemekti. Çizdiğim çemberin içine karşımdakini almakla ilgili bütün mesele; dünya benim etrafımda dönmüyor dediğimde, neyin içinde olduğuna merak salmak, kendimi ancak başkalarında görüp anlayabileceğimi kavramakla ilgiliydi temeldeki fark. Oyuncağımı paylaştığımda arkadaş kazandığımı, beklediğimde birilerinin beni dinlediğini ve hatta artık kendimin merak uyandırıp sevildiğimi görmekti ödülüm. Kendimi hizmetine sunduğu dünyada, benim gibi insanların bana cesaretlendirici bir karşılık vermeye çabalamaları TOPLUMUN ayakta kalmasını sağlayan en önemli dinamikken, gerçek değerimi, anlamaya olan gönüllülüğümden aldım, ödülüm anlamaktı; diğer ödüller yalnızca cesaretlendirmek içindi. Anlamak isteyenin hayatta kalmakla derdi olmaz, hayat ondadır, o da hayatta, ta içinde.
Olur da, insanın elinin ulaşabileceği yerde hayat kalmadıysa, anlam kalmadıysa, anlamak isteği sadece acı getirir ve vazgeçer. Acının geleneğine katılır, diğerleri gibi ders de çıkarmaya bakmaz. Bazen çığlık olur bazen sessiz silik bir gri.
Ve meydanı güce tapanlara, geminin dibi delinirse hepimizin batacağını inkâr edenlere bırakır. İnkâr öylesine, ama öylesine tatlıdır ki; her seferinde özgürlükle boyanır, bulanır inkâr edenler. İnkâr edilen şey ne denli büyükse yaşanan ahlaksızlık o denli doyurucu olur, güç dolu olur. anam tanrım, dolu dolu güç, inisiyatif, cesaret... En göze batan sanattaki inkârdır. Anlamadığı şeyi taklit ettiğini sandığında, anlamayan diğerleri onun arkacısıdır. Özgün olanların ardından benzerlerini yapanlar olmuştur hep, sonra yeniliklerle gelip eskisine alternatif olanlar da; ama eskisi de yenisi de tarihe işleyecek kadar çeşitli ve anlamlıydı, o zamanlar. Ben yaptım olduculuk, sanatta göze batar, kulağı tırmalar; ama taşımacılıkta kazalara neden olur, tıpta ölümlere, eğitimde cehalete ve yozlaşmaya neden olur...
Cahillik, kendine yontan güç istencini körükler. Güce tapanların oluşturduğu doğal hiyerarşi bizi tekrar köleci topluma döndürür. Ama bir düşünün köleleriniz olması size ne çok haz verir, yoksa vermez mi? kimseyi anlamadığı için anlaşılmayı da beklemeyenler, bu ihtiyaçlarını itaatle gidermeye çalışırlar, asla doymazlar, bu yüzden de asla durmazlar. Küçücük bir melodi durdurur onları, beyinlerinden vurur. Sanattaki evrensel dil, birinin onları anladığına dair bu şüphe... Sanat ortadan kaldırılmalıdır, bulandırılmalıdır. Yoksa nasıl yalnız hissederiz, nasıl yabancılaşırız ve benim kölelerimin devamlılığı nasıl sağlanır, nasıl?
Kabil, yazının sonuna kadar geldiğine göre hala biraz sabrın var; eğer sana, kendini kötü hissettirecek bir şeyler verdiysem, beni ve kendini affet. Kendini affet çünkü hayat hala güzel ve senin gibi hisseden ya da "hissedemeyen insanlar" hep yanında, her yanımızda; paylaşmak için. Yazıdaki her şeyi gerçek dışı bulduysan da inkârının büyüklüğüne diyecek yok; fevkalade ilerlemenden alı koyamayalım seni.”
Devam edecek
"Gimme Back My Brain " diyerek, miÄ?refimin altından selamım.
HoÅ? ve etmeli.
Hissetmeli mi ama bilmiyorum.
K.Kayra - 17.03.2009
Hayatin anlamini ararken , hayati kaciranlar var bir de..
Derin dusuncelerinin icinde, hayati ararken, hayati unutanlar.
Anlamak istegi... Hayatin illaki anlasilmasi mi gerek diye sorarim, belki de anlamamak;
her an darmadagin olabilme ihtimali hayati guzel yapan. Bilmemek ve anlamamak.
Dersi "cikarmamak" , anin icinde birakmak o dersi, olmasi ve yasanmasi gerektigi yerde.
Dersler yerinde guzel!!
Sabir... ne icin ki?
Butun dokunduklarimdan daha mi kiymetli?
Aci buyutur mu, buyutmez bence. Yada derinlestirmez. Icindeki atesi de sondurmez...
Hayati , bir sure ertelettirir belki.
Ama inkar... iste o cok tatli.
Elvan - 20.03.2009











