“Azazil”
Yağmur dinmek üzereydi. İki gün iki gece boyunca ahşap damı döven ıslak uğultunun ardından sabah ezanıyla gelen ani sessizlik yaşlı bedenini biraz afallatmıştı. Sönmeye yüz tutmuş kor parçalarının ılık loşluğunda yatan kedi tek gözünü açıp kendisine bakmasaydı rüya görmekte olduğuna yemin edebilirdi. Ama işte, kedi oradaydı. Bir süre önce incir ağacından düşerek, köye hareketlilik getiren rahmetli karısının yıllarca yaptığı gibi, tek gözünü aralayıp kendisine huysuz bir bakış atmış, sonra da götünü dönmüştü.
Yorganını yavaşça araladı. Gerindi. Kırışık, kara kuru parmakları ve neredeyse bir iskeleti andıran bacakları sızlıyordu. Ocaklığa birkaç tane odun attı. Ayağa kalktı. Yeniden canlanan ateşin çıtırtısı, odanın taş duvarlarında karanlık figürler yaparak dans etmeye başlamıştı bile. Soğuktan nefret ederdi. Torosların nemli soğuğu insanın kemiklerine işlerdi. Giyin giyinebildiğin kadar; nafile. Yatağını katlayıp, odanın bir duvarını boydan boya kaplayan yüklüğe kaldırdıktan sonra, şalvarını ayağına geçirdi. Sıradan bir gün... Kapıyı açtı. İki katlı taş evin tünemekte olduğu yamacın iki yanında zeytin, sandal ve mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler göz alabildiğince uzanıyordu. Parlak, yeşil tepeler. Hafif bir rüzgâr, ağaçları bir hoş dalgalandırıyor, yeşilin farklı tonları ahenk içinde göz kırpıyordu. Tekrar gerindi. Derin bir nefes aldı. Sabahın serin tazeliği ciğerlerine doldu. Islak toprakla karışık sandal ağacı kokusu baş döndürücüydü. Sol tarafta köyü ikiye ayıran sığlıkta bembeyaz su parlak taşlara çarparak gürültüyle köpürüyor, sandal ağaçlarının arasından aniden fırlayan arı kuşlarının ıslıklarını bastırıyordu.
Abdestini alıp namazını kıldıktan sonra alt kattaki ahıra indi. Her sabah yaptığı gibi ineğini su içmesi için dere kenarına götürecek, oradan da gözünden çok sevdiği zeytinliğini yoklamaya gidecekti. Köydeki çocukların en büyük eğlencesi zeytin ağaçlarına ağan üzüm teveklerini yağmalamaktı. İşte buna dayanamıyordu. Yıllar önce Mina’da taş yağmuruna tuttuğu şeytandan bin kat daha fazla nefret ederdi bu veletlerden. Güzelim üzümlerini çaldıkları yetmiyormuş gibi, en tepedeki salkımlara ulaşabilmek için tırmandıkları zeytin dallarını da mundar ediyorlardı.
İnsana baygınlık veren sıcak ve kekremsi kokular eşliğinde ahıra girdiğinde ineğin hisli, kocaman gözlerle kendisine baktığını gördü. Bu inek nedense onu pek duygulandırırdı. “Rahmetliye benziyor” derdi kendi kendine. Geride bıraktığı 72 sene içerisinde hayatına giren 13. Sarıkız’ la birlikte yamaçtan aşağıya doğru yürürken, Arabistan’dan getirdiği hacı takkesini başına geçiriyordu. Hac ziyareti sayesinde köyde büyük itibar kazanmıştı ve elindeki keçilerin tamamına mal olan bu itibarın tadını çıkarmadan olmazdı.
Dereye doğru yılan gibi kıvrılan patikadan ilerlediler. Yol boyunca her ağaçtan bir şeyler koparıyor, kahvaltısını adım adım tamamlıyordu. Allah’ın lütfu işte. Delikanlılığında peşinden az koşmadığı zilli Zahide’nin evinin önünden geçerken yaşlı omuzlarını dikleştirdi. Yüzüne yerleştirdiği mümin ve vakur ifadeyle hala yaşıtlarının yüreğini oynatırdı. “Ah beni bir de şeytan taşlarken görselerdi” diye düşündü. O itaatsize haddini bildirirken çakmak çakmak gözleriyle ne kadar da haşindi. Gerçi Zahide zilleri ortadan kaldıralı çok olmuştu. Kendisi gibi dul olan üç kız kardeşiyle birlikte yaşıyordu. Çok önemli bir işleri olmadıkça gün boyu çardaklarında otururlardı. Çukur çukur olmuş gözleri ve neredeyse saydamlaşmış yüzleriyle yan yana dizilmiş korkuluklara benziyorlardı. Tövbe yarabbi! Gün boyu kabirden, ölümden bahsetmekten akbabalara dönmüş bu kadınlar gene de köydeki tek akranları sayılırdı.
Çardağa göz ucuyla bakarak yavaşladı. “Selamün aleyküm bacılar”.
Sekiz adet kara çukur bir anda kendisine yöneldi. “Aleyküm selam hacı efendi”.
İnek homurdanınca hızını arttırdı.
Dere kenarında vardığında hava aydınlanmıştı. Buz gibi sudan birkaç yudum aldı. Yan yana atılmış iki kütükten oluşan köprüyü geçti. Kendisini şu dünyada yapayalnız bırakan incir ağacının dibine çövdürdü. Hayvanı kendi halinde bırakarak yola koyuldu. “Nasılsa evin yolunu biliyor haspa.”
Zeytinliğe giden patika, rüzgârla usul usul dalgalanan ekinliklerin arasında uzanıyor, bir sigara içimlik mesafeden sonra sert bir şekilde sağa kıvrılıyordu. Yolun bu kısmından sonra sol tarafta ufka doğru uzanan yeşil tepelerin arasından Akdeniz hayal meyal seçiliyordu.
Sahili sevmezdi. “Günahkârlar” diye geçirdi içinden. “Deniz kenarı cehennemliklerle doludur”. Yazın bir-iki kez kasabaya yolu düşer, bu zamanlarda da deniz kıyısında edep yerlerine tutturulmuş renkli bezlerle kadınlı erkekli tepişenleri gördükçe siniri tepesine çıkardı. Hele hele köyün yeni yetmelerini gâvur kızlarıyla oynaşırken görmeye hiç dayanamazdı. Bir gün Selahattin’in Musa bu yarı çıplaklardan birini köye getirdiydi de… Vatandaşı Katrin Krabbe Japonya’da 100 metre yarışında şampiyonluğa koşarken, aynı anda Freiburg Üniversitesi Kimya Bölümü öğrencisi Ulrike Ensslinn bu küçük Akdeniz köyünde aynı dalda yeni bir rekora imza atıyordu. Tabii ellerinde kızılcık sopalarıyla peşinde koşturan Zilli Zahide ve kız kardeşleriyle.
Yol boyunca arada bir duyulan köpek havlamaları dışında bozulmayan sessizlik zeytinliği de esir almıştı. Veled-i zina ordusu, barbarlığa bugün ara vermişti demek. Zeytin ağaçlarını ve üzüm teveklerini tek tek kontrol ettikten sonra sigarasını sarmaya koyuldu. Acı Urfa tütünü eskisi gibi kolay bulunmuyordu. Son nefesini çekip elinde kalan kağıt parçasını nemli toprağa bastırdı. Sonra en sulularından bir salkım üzüm kopardı. Kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlayan güneşin altında parlayan mor tanelere hayranlıkla baktı. “Hey maşallah!” . “Taa buradan İzmir’e kadar daha iyisini yetiştirebilen beri gelsin.”
Uzunca bir süre seyrettiği taneleri mideye yuvarlamaya hazırlanıyordu ki bir an durdu… Belinden ensesine doğru yükselen bir ürperti hissetti. Sanki bir avuç ağı böceği ağır ve soğuk adımlarla sırtında dolaşıyor, sonra ensesinde toplanıp tekrar geri iniyorlardı. Biri ona bakıyormuş gibi. Yavaşça arkasını döndü. Bir taraftan ensesini kaşırken diğer taraftan göz ucuyla ağaçların ardını kolaçan ediyordu. Tamamen yalnız olduğuna emindi, tek bir çıtırtı bile duymamıştı. Ama böcekler bu sefer de sağ kolundan gerdanına doğru tırmanıyorlardı. Terlemeye başladı. Evet. Orada olduğundan emindi. Tam sağında kesinlikle biri vardı. Sağ tarafında her zaman biri olabilirdi. Zahide, Sarıkız, Selahattin… “Bu kadar huysuzlanmanın ne âlemi var ki?” “Kesin üzümleri yağmalamaya gelen veletlerden biridir”.
Sağına dönmesiyle çığlığı basması bir oldu. Tam önünde, neredeyse bacaklarına bitişik halde bir velet duruyordu. Bir an dengesini kaybeder gibi oldu ve can havliyle çocuğa okkalı bir tokat aşketti. Aldığı darbeyle yere kapaklanan çocuk bir süre hareketsiz kaldı. Sonra yavaşça doğrulmaya başladı. 5-6 altı yaşlarında bir oğlan. Yüzü kanlar içindeydi. Bayılıncaya kadar odunla dövülmüş gibi, kafası çürüklerle doluydu. Yaralarından alnına oradan da aşağıya doğru süzülen kan, yanaklarını kaplıyor, yumru yumru olmuş yüz hatları zar zor seçiliyordu. “Yavrım bu ne hal!”
“…………………..”
“Baban mı dövdü seni?”
Ses yok. Mendiliyle çocuğun yüzünü sildi.
“Kimin oğlusun bakaaan sen?”
Pıhtılaşmış kanla örtülü dudaklar hafifçe aralandı.
“Babam….” “Kovdu beni” “Çocuklar da canımı yakıyorlar.”
“Vah vaaah! Garibanın korkudan ödü sıtmış zaar”. “Yaralarına böcü girmeden yumak lazım bebeyi.” Oğlanı kucakladığı gibi evin yolunu tuttu. Bir taraftan da çocuğu daha önce bir yerde görüp görmediğini düşünüyor; bir türlü karara varamıyordu.
Zeytinlikten eve gelinceye kadar acele edeceğim diye akla karayı seçmişti ya eve girerken içerden deli gibi fırlayan kedi, az daha ikisinin de ölümüne neden olacaktı.
“Mundar hayvan!”
Oğlanı ocaklığın önüne oturttu. Bir bez ıslatıp çocuğun yaralarını temizlemeye başladı.
Satanist misiniz?
Yıldırım Mayruk - 17.04.2009
'gözünden çok sevdiÄ?i'
gözden geçirilmesi gerektiÄ?ini düÅ?ünüyorum.
tebrikler.
busem - 17.04.2009
anti-beÅ?inci boyut ya da anti-sırlar kapısı adı altında, bu yazının senaryo olarak alınıp filminin çekilmesi taraftarıyım...
- 18.04.2009











