"Sen Bana Karşı Koyamazsın."
Gecenin dipsizliğinde bardan aldığım sarhoş bedenimi sürüyorum rastgele bir sokağa. Ellerim montumun cebinde –üşüyor-, içimde doyasıya boşluk -her adımda büyüyor-, gözlerim ayaklarımdan az ileride –donukluğunun zirvesinde-, yürüyorum –hiç umut yok içimde-. Bir şarkı geçer gibi oluyor aklımdan, sözleri dolanıyor tecavüze uğramış kalbimde, dudaklarım korkak, dudaklarım cesaret edemiyor söylemeye…
Yerle bir gözlerimi kamaştırıyor solumdan çarpan ışık. Kaşlarımın altından bakınca, neon kırmızıyla bir şeyler yazdığını fark ediyorum yanından geçtiğim başka bir barın göbeğinde. Anlamını değil de fontunu seviyorum yazının. Atıyorum kendimi içeri. Varsa yoksa yirmi kişi, çoğu da benim gibi serseri.
Bara oturuyorum. Çalan müzik çirkin, barı aydınlatan ışıklar çirkin, etrafımdaki suratlar çirkin, ben çirkin, hayatım çirkin... Bir içtiğim bira güzel, bir o anlamlı.
Siniyorum oturduğum tabureye. Kafamı kaldırmadan içiyorum biramı. Aklıma geldikçe her anına lanetler yapışmış yaşananlar, daha bir hızlı yutuyorum bedenimi gevşeten akışkanı.
Biram bitiyor, yenisini istiyorum. Bu kadar çirkinliğin içinde güzel bir şey çarpıyor gözüme. Biranın beş lira olduğunu fark ediyorum ilişince gözüm dirseklerimin arasındaki mönüye. Rahatlıyorum. Cebimdeki otuz lira ile bir süre daha sürterim burada diyorum kendime.
Boktan şarkıların arasından biri sıyrılıyor en sonunda. Kafam da güzelken hoşuma gidiyor Bob Marley dinlemek. Neredeyse aptal bir sırıtma alıyor yüz kaslarımı. Aslında hiçbir şey ifade etmiyor şarkı bana. Afrika birleş diye bağırıyor kirli saçlarıyla zenci adam.
Şarkının ritmi hala tazeyken eskimiş kotumun cebimde yanıp sönen nesneye takılıyor gözlerim. Telefonum. O arıyor. Çirkin bir kadın... Yüzü gözü değil de ruhu çirkin bir kadın. Dışarı çıkıyorum. Barın köşesine doğru birkaç adım savurup açıyorum telefonu.
-Alo.
-Nerdesin?
-Boş ver.
-Seni görmem lazım
-Neden?
-Anlatırım.
-Anlatma istemiyorum.
-Lütfen!
-Hayır.
-Yücel, lütfen. Son bir defa…
-... (Kendine hâkim ol. Bırakma kendini.)
-Yalvarırım Yücel!
-…
-Ne yapmamı istiyorsun? Yalvarıyorum sana!
-Bir şey istediğim yok.
-Bir daha hiç rahatsız etmeyeceğim seni, sadece bu gece...
-…
-Lütfen!
-Bu gece olmak zorunda mı?
-Evet, bu gece olmalı.
-Peki, nerdesin?
-Evindeyim.
-... (Lanet olsun. Anahtarın teki hala onda.)
-Yücel?
-Bekle orda, geliyorum.
-Tamam.
Telefonu kapatıp hesabı ödemeye içeri giriyorum. Gözüme bir kadın çarpıyor. Kısa, esmer, kapkara saçlı bir kadın. Göz göze geliyoruz bir anlığına. Bir yerden tanır gibiyim ama şimdi sırası değil. Hesabı istiyorum. Kadın bir anda yanımda bitiyor.
-Yücel?
-Evet.
-Tanımadın mı beni?
-Hayır.
-Hale ben.
-Hale? (2007. Alanya. Martı Otel. Tekila.)
-Adımı mı ezberliyorsun Yücel? Alanya desem yeter herhalde hatırlamana.
-Üzgünüm hatırlamıyorum.
-Ciddi olamazsın?
-Gayet ciddiyim! (Gitmem gerek Hale, bir sürtüğü becermem lazım. Boş ver sen beni)
Hesabı ödüyorum. Hale bana bakıyor. Bir şey daha diyecek gibi oluyor ama vazgeçiyor.
-Ne diyeyim, iyi geceler o zaman.
-Sana da.
Bardan çıkıyorum. Aklıma geliyor o gece. Hale'nin bedeni dün gibi yansıyor hafızamdan, yapışıyor yoldaki su birikintisinin tekine. Oradan izliyorum o halini biraz. Bir keşke geçiyor içimden ama susturup içimdekini, devam ediyorum yürümeye ve papatyaları ezmeye...
Taksi. Ev. Merdivenler. Kapı. Anahtar.
İçeri giriyorum. Odamın kapısının açıldığını duyuyorum. Sürtük yanıma geliyor, ayakkabılarımı çıkarırken izliyor beni. Belli ki sarılacak. Sarılıyor. Sarılmıyorum.
Kalçalarına ve uzun bacaklarına yapışan soluk siyah kotu, üç düğmesi açık bordo gömleğinden fırlayan memeleri, açık belinden görünen sırtına doğru uzanan dövmesi, kahrolası muhteşem dudakları, omzuna dökülen saçları, derin mavi gözleri, ince elleri, uzun boynu... Yine dalyan gibi duruyor orospu.
-Seni çok özledim.
-Ne yüzle geliyorsun buraya?
-Sus.
Bir anda yapışıyor dudaklarıma. Çek ulan kendini çek işte. Savur tokadı, at dışarı. Bir kere de karşı koy ulan, bir kere de erkek ol. Yok. Bir kaç saniye sürüyor dudaklarımın hareket etmeye başlaması. Sadece birkaç saniye dayanıyor tepkisizliğim bu lanet olası kadına.
Sanki o her dokunuşunda yaşattığı acıdan bir parçayı söküp atıyor bedenimden ve sanki uyuşturucu gibi rahatlatıyor her adalemi sıcaklığı.
Bir süre sonra iyice kaptırıyorum kendimi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi hep yaptığımı yapıyorum. Belinden tutup kaldırıyorum onu. O da hep yaptığını yapıyor. Bacaklarını doluyor belime. Duvarlara çarpa çarpa ilerliyoruz yatağıma doğru.
Şehvet. Kin. Zevk. Şiddet.
Yorgunum. Yorgun. Uyuyoruz.
Uyanıyorum güneş gözlerimi yakınca. Ağzım kupkuru. Su içmeye kalktığımda göğsüme bir sürü not yapıştırıldığını fark ediyorum. Mor renkli ufacık notlar. Elime geleni okuyorum:
“Senleyken tatlı bir rüya hayat, affet, uyandırma.”
“Gözlerimi açtığımda uyuyordun, kıyamadım seni uyandırmaya.”
“Unutalım yaşananları, yeni bir sayfa açalım. Sensiz yaşayamam.”
“Seni aldatırken bile bir saniye çıkmadın aklımdan. Senle doluyum ben.”
“Sen gibisi gelmedi hayatıma, gelmeyecek de.”
“Nasıl pişmanım bilemezsin. Nefes almak zor geliyor sensizliği düşününce.”
“Beni hala sevdiğini biliyorum. Lütfen bir şans daha ver bana.”
“Belli ki kızgınsın ama biliyorsun işte sana aidim ben.”
Elimden kayıyor notlardan biri. Yere düşüyor. Uzanıp alıyorum ve okuyorum yazdığı son notu:
“Sen bana karşı koyamazsın (gülen surat)”
Cevdet Ertürk
Fizik
cevdet.erturk@gmail.com
31.05.2010 22:57
Görüntülenme Sayısı: 900
12 Eylül 2010'da yapılacak olan anayasa referandumunda tercihiniz ne olacak?
































